Müthiş Psikoloji MP Uygulamasından Açın
Aç
Kişisel Gelişim
7 dk okuma 1 okunma 0 beğeni

Tadımız Kaçmasın: Ali Rıza Bey Sendromu

Başkalarıyla aramız bozulmasın diye sürekli alttan mı alıyoruz? Hayır demekte zorlanıyor, kendi ihtiyaçlarımızı erteliyor ve içimizde biriken duyguları görmezden mi geliyoruz? Ali Rıza Bey Sendromu, çatışmadan kaçınma alışkanlığının ardındaki nedenleri ve çocukluk deneyimlerinin yetişkinlik ilişkilerine etkisini ele alıyor. Kendini ifade etmenin kavga etmek olmadığını hatırlatarak daha sağlıklı sınırlar kurmanın yollarını gösteriyor.

Tadımız Kaçmasın: Ali Rıza Bey Sendromu

Tadımız Kaçmasın Ali Rıza Bey Sendromu Tadımız Kaçmasın Derken Neyi Kaybediyoruz

Seanslarda en sık duyduğum cümlelerden biri şu: “Ben kimseyle gerilmek istemiyorum.” “Ben kimse ile huzursuzluk yaşamak istemiyorum.”

İlk bakışta masum, hatta olgun bir cümle gibi duruyor. Barışçıl, uyumlu biri, hatta biraz fazla uyumlu. Ama konuşmaya devam ettiğimizde başka bir tablo çıkıyor ortaya. Bu insanlar canları sıkıldığında gülümsüyor. Hayır demek istediklerinde “olur, ayarlarız” diyor, yani “HAYIR” diyemiyor. Eve dönerken de içlerinde adını koyamadıkları bir ağırlık taşıyorlar.

Ben buna Tadımız Kaçmasın Ali Rıza Bey sendromu diyorum. Kimseyle aram bozulmasın, asla tadımız kaçmasın, kimseyle gerilmeyelim hali. Klinik bir tanı değil, benim koyduğum bir isim. Ama karşılığını her gün seans odamda görüyorum.

Halının altı dolunca

Çatışmadan kaçan kişi aslında barışı korumuyor. Gerilimi sadece erteliyor, bastırıyor. Söylenmeyen cümle yok olmaz, bedende bir yere yerleşir. Bir gün beklenmedik bir öfke patlamasına, bir gün de sessiz bir uzaklaşmaya dönüşür. Halının altına süpürülen toz da kaybolmaz. Halı kabarır, sonunda biri takılıp düşer.

Gestalt yaklaşımında buna birleşme (konfluans) denir. Aradaki farkları yok sayıp “biz hep aynı düşünüyoruz” havasını korumak. Dışarıdan yakınlık gibi görünür, ama temas yoktur. Çünkü gerçek temas, farklı olduğumu söyleyebilme cesareti gerektirir.

Bu uyum nereden geliyor?

Çoğu zaman çok erken bir yerden. Evde gerginliğin pahalıya patladığı bir çocukluk düşünün. Annenin sesi yükselince herkesin sustuğu, babanın somurtunca evin buz kestiği bir ortam. Çocuk orada bir şey öğrenir: Uyumlu olursam güvende kalırım. Yani bu bir hayatta kalma mekanizması olmuştur.

Bu çocuk akıllıdır. Hayatta kalmanın yolunu bulmuştur. Aile sisteminde sıklıkla “arabulucu” ya da “sorunsuz çocuk” rolünü üstlenir ve herkesin gerilimini sessizce taşır. Şema terapisinin boyun eğicilik ve onay arayıcılık dediği kalıplar da tam burada kök salar.

Sorun şu: O çocuk büyür, strateji büyümez. Otuzunda da elli yaşında da aynı cümleyi kurarız: “Sorun çıkmasın.”

Bu uyum bazen bir görevdir

Aile Dizimi çalışmalarında bunu sık görüyorum. Aşırı uyumlu kişi çoğu zaman ailede barışı koruma görevini sessizce üstlenmiş olandır. Bu görevi ona kimse vermemiştir. Ama evdeki herkesin rahat nefes alabilmesi için küçük yaşta kendi öfkesini, itirazını ve ihtiyacını geri çekmiştir. Sistemik bakışta buna bir tür sadakat denir. Aileye bağlı kalmanın, kimseyi üzmemenin görünmez yolu.

Yetişkinlikte bu görev iş yerine, arkadaşlıklara, evliliğe taşınır. Herkesin gerginliğini yatıştıran, kimin kime küstüğünü hep bilen, “ben hallederim” diyen kişi olur. Kendi ihtiyacını soran ise en son o olur. Yıllar sonra yorgunluk gelir ve kişi neden bu kadar yorulduğunu anlayamaz.

Beden söylenmeyeni kaydeder

Travma bilgili çalışırken bir şeyi hep akılda tutarım: Beden, ağza gelmeyen cümleyi de saklar. İtiraz etmeden önce boğazın düğümlenmesi, “hayır” demeye yaklaşırken midenin kasılması, tartışma ihtimali belirince kalbin hızlanması. Bunlar zayıflık değil. Eski bir alarm sisteminin çalışması.

Çocukken gerilim gerçekten tehlikeliydi, sinir sistemi de bunu öğrendi. Bugün karşımızdaki kişi çoğu zaman bizi terk edecek biri değil ama alarm aynı şiddetle çalıyor. Salt “biraz cesur ol” tavsiyesi çoğu zaman işe yaramıyor. Alarm sistemine yeni bir bilgi gerekiyor: Gerilim yaşadım ve hâlâ güvendeyim. Bu kalıbın kökündeki anılarla EMDR gibi yöntemlerle çalışmak, o yeni bilginin bedene yerleşmesine yardımcı olabiliyor.

Kendini ortaya koymak kavga etmek değildir

Pek çok kişi çatışmayı kavgayla karıştırıyor. Kavgada karşımdakini yenmeye çalışırım. Kendimi ortaya koyduğumda ise yalnızca var olduğumu söylerim. “Bu bana iyi gelmedi.” “Farklı düşünüyorum.”

Bu cümleler ilişkiyi bozmaz. Çoğu zaman ilişkiyi ilk kez gerçek yapar. Çünkü siz sustuğunuz her yerde, karşınızdaki sizi eksik tanıyor demektir. Sevildiğinizi düşünürsünüz ama sevilen, gerçek siz değil, uyum sağlayan versiyonunuzdur. Bu da yalnızlığın en sessiz biçimlerinden biridir. Gerçek yakınlık, itiraz edebilen iki kişi arasında kurulur. Herkesin her şeye “evet” dediği yerde yakınlık değil, nezaket vardır.

Elbette bir bedeli olabilir. Karşı taraf şaşırabilir, bir süre huzursuz olabilir. Eski halinize alışmıştır çünkü. Ama bu huzursuzluk geçicidir. Sustuğunuz her şeyin bedeli ise içeride birikir ve sizi içeriden kemirmeye devam eder. Oysa kendinizi ortaya koyduğunuzda sağlıklı bir iletişim kurar ve problemleri çözme yolunda adımlar atarsınız.

Küçük bir deneme

Bu hafta bir kez, yalnızca bir kez, içinizden geçeni nazikçe söylemeyi deneyin. Küçük bir konuda başlayın. Nerede yemek yiyeceğiniz olsun, bir daveti geri çevirmek olsun. Hayır demenin uzun bir savunma yazısına ihtiyacı yok. “Bu sefer katılamayacağım” yeterli bir cümle. “Düşüneyim, sana dönerim” de öyle.

Sonra bedeninizde ne olduğuna bakın. Hızlanan bir nefes, “çok mu ileri gittim” diyen bir ses gelecek. Karşınızdaki bir süre bozulursa bu sizin cümlenizin kusuru değil.

Bunlar tehlike işareti değil. Eski bir alışkanlığın itirazı. Ve itiraz etmesi, değişimin başladığını gösteriyor.

Kolay bir yol olmadığını biliyorum. Ama kendimizi ortaya koyduğumuzda, hem kendimize hem karşımızdakine daha dürüst bir ilişki kurma şansı veriyoruz.

 

Sitemizde bulunan yazılar farkındalık yaratmak amaçlıdır, tıbbi tavsiye içermemektedir. Psikiyatrik tanıların yalnızca psikiyatri hekimleri tarafından koyulabileceğini unutmayınız.