Türk Edebiyatının Yalnızlığa Mahkum Olmuş 6 Psikolojik Roman Karakteri

1.) Nabizade Nazım “Zehra” (1894)

“Sevmek ve sevilmek! İşte şu dünyada insanın biraz yüzünü güldüren saadet bu minnetten ibarettir…”

Zehra, Türk Edebiyatının ilk psikolojik roman denemesidir. Romanın konusu ise, Zehra öksüz büyümüş, aşırı kıskanç bir karaktere sahiptir. Eşiyle mutlu bir hayat sürerken, eşinin ondan uzaklaşıp farklı bir hayat yaşaması onu çıldırdır. Hırsları, ihtirasları ve kıskançlığı yüzünden eşinin hayatını karartacaktır. Romanda anlatılmak istenen, duygularda aşırıya kaçma ve dengede tutamamanın insanı nasıl yalnızlığa ittiğidir.

2.) Mehmet Rauf “Eylül” (1901)

“Kalabalık içinde yalınız yaşamak, kalabalık içinde gezip beraber bir köşeye saklanmak, işte asıl zevk budur.”

Eylül, Türk Edebiyatın’daki ilk psikolojik romanımızdır. Sonrasında yazılan, diğer eserlere de ilham kaynağı olması bakımından önemli bir yere sahiptir. Kitabın konusu; Suad, Necip ve Süreyya arasındaki yasak aşk üçgenidir. Toplumdan yalıtılmış, kendi içerisinde yalnızlaşmış bu üç karakterin kör düğüme dönüşen ilişkisini okuruz. Mehmet Rauf, aile kavramı içerisinde “ihanet” konusunu irdelemiştir. Kitaptaki kahramanların, psikolojik olarak ruhsal durumları başarıyla tahlil edilmiştir.

3.) Peyami Safa “Yalnızız” (1940)

““Biz, hepimiz sadece kendimizi düşündüğümüz için yalnızız ve yalnız kalacağız.”

Yalnızız, Türk Edebiyatının hala en çok okunan psikolojik romanları arasında yerini alır. Psikolojide; insanın kişiliğinin şekillenmesi açısından, aile kurumu ve özellikle de çocukluk dönemi irdelenir. Romanımızda da bu yüzden, 15 yaşındaki hastalıklı çocuk karakterimiz üzerinden okuruz. Aynı evde farklı hayat bakış açısına sahip insanların sıkışmışlığı ve yalnızlığı anlatılır. Ayrıca, bireyler üzerinden bir toplum hayatıda resmedilir.

4.) Sabahattin Ali “Kürk Mandolu Madonna” (1943)

Seni seviyorum… Deli gibi değil gayet aklı başında olarak seviyorum.”

Bu roman, Sabahattin Ali ismiyle özdeşleşmiş ve popülerliği yayınlandığı günden itibaren halen devam etmektedir. Raif içine kapanık, hayatını kendi istekleri doğrultusunda yaşayamamış, baskın ailesinin gölgesinde kalan bir tiptir. Bir gün kendini Berlin’in Sanat Galerisinde bulur. Raif, tabloların arasında gezinirken bir daha suretini hiç unutmayacağı ve büyük bir platonik aşk duyduğu “tablodaki kadın” silüetine takıntı denilecek derecede bağlanır. Bir gün yolu tablodaki Maria ile karşılaşır. Ve bu karşılaşma hem kişiliğini hem de ilişkisini değiştirecek bir maceraya dönüşür.

5.) Ahmet Hamdi Tanpınar “Huzur” (1949)

“Niçin bugünü yaşamıyorsun Mümtaz? Neden ya mazidesin ya istikbaldesin? Bu saat de var.”

Huzur, otobiyografik bir eserdir. Romandaki Mümtaz karakteri, Ahmet Hamdi’nin alter egosu konumundadır. Bir aşk hikayesinin merkezinde gibi anlatılan hikaye, aslında Mümtaz’ın iç dünyasını keşfetme yolculuğu yaşamamızı da sağlıyor. Geçmiş ve gelecek, doğu ve batı arasında sıkışmış karakterimizin olaylara olan ‘karamsar bakış açısını’ okuma şansı buluyoruz.

6.) Yusuf Atılgan “Anayurt Oteli” (1973)

”Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.”

Zebercet, insanlardan yalıtılmış bir münzevi hayat yaşar. Kendini insanlara karşı bir koruma yeri gördüğü Otel’inden mümkün olduğunca dış dünyayadan uzak yaşar. İnsanlarla iletişim kurmaktan kaçınır. Bir gün Ankara treniyle otele gelen bir kadın, onun hayatını değiştirecektir. Atılgan, ‘yalnızlık’ ve ‘yabancılaşma’ temasını bu kitabında işlemiştir.

 

 

 

Yorumlar

PAYLAŞ